Ne de çok köyü vardı memleketimin dağında, düzünde, bayırında.
Buram buram...
Yörük, Manav, Laz, Çerkestiler; muhacir, Boşnak, Kürt, Gürcüydüler…
Bu köylülük meselesi, medeni memleketlerde neredeyse bitti, denmekteyse de memleketimde sayıları kırk bin kadardı ve kırk kısım köylerde yaşardı, yakın zamana kadar…
Onlar ki yoksullardı ama muhtaç değillerdi. Çalıştılar, ürettiler ve hiç şikâyet etmediler.
Meşreplerinde kanaat, şükür ve tevekkül vardı.
Ve “gün ola devran döne”nin, bir değişim ve dönüşümün anlatısını yazmak düşmüştür bize.
İçine göç gizlenmiştir hikâyenin… Belki şehirlerin cazibesi çağırmıştır göçü, şehrin ışıkları davet etmiştir.
Destanımız insanın dağlarla, toprakla, havayla, suyla, sisle, karla dansını yazdı.
Ve insan olan yerde günah da vardı.
Hikâyemize tutkular, vahşi arzular, pusu, ihanet dokundu.
Sevgi, aşk, ölümüne kara sevda ilmik ilmik örüldü.
Destanımızda ateşte dövülmüş çanların ritüeli vardı…