Bir çocuk ki küçüklüğünden itibaren babasına şakayla karışık ‘baba seni öldürürüm’ diyordu. Babasını
niye öldürsündü? Bunun üzerine Freud’un teorisini hatırladım. Çocuk anneye sahip olmak için ve iğdiş
edilme korkusuyla baba figürünü ortadan kaldırmak istiyordu. Yoksa Alperen de babasına bunu mu
çıtlatıyordu?
Çocuğun babayı ortadan kaldırmak istemesinin nedeni onun yerine geçmek istemesi miydi? Hayır,
çocuğun büyümesi ‘yazgısı’ yönündeydi. O ki çocuk biraz annesine, biraz babasına, biraz da atalarına
çekiyordu. Yazgı ise bunların hepsinin üstündeydi.
Bakalım çocuk tarihi aşan biricik yazgısına yürüyebilecek miydi? Beşer üstü bir algı ona bakmaktaydı.
Algılanmaktaydı. Yazgı onda açığa çıkması gerekeni ortaya çıkarmak istiyordu. Fakat iyicil güçler, yani
yetişkinler bilmeden ona kötülük etmekte, çocukta ‘açığa çıkmakta olanı’ engellemekteydiler.
Her insan özgür olmayarak fakat özgürlük potansiyeliyle ebeveyn, aile, gelenek, kültür, okul,
öğretmen, ideoloji, devlet, medeniyet otoritelerinin içine doğuyordu. Peki, otoritelerce ayartılacak,
iyicil güçlerce ele geçirilerek özgünlüğünü yitirecek miydi? Çocuğun kaderi ona dış otoriter seslerin
mi, yoksa iç otantik sesin mi hâkim olacağına bağlıydı.